BaÅŸrollerini Lim Yoona ve Junho’nun paylaÅŸtığı King The Land’i ellerimi yanaklarıma koymuÅŸ “omo omoooo!!<3<3<3” nidalarıyla takip ediyorum. Daha ziyade slice of life (hayattan kesitler) tarzında, gösteriÅŸli aÅŸklardansa samimi, derin ve karmaşık iliÅŸkilere odaklanan dizileri tercih ettiÄŸim için aslında bu dizi “tamm da bana göre” deÄŸil. Ama ikilinin uyumunu çok beÄŸendim, ayrıca aÅŸkın konsepti ve olayların gidiÅŸatı her ne kadar gerçeklikten ve mantıktan uzak olsa da iliÅŸkinin yaÅŸanış biçimi hakikaten çok tatlı ve çok relatable. Benim sevdiÄŸim tarzda diziler açısından kore dizi sektörü epeydir çok kurak. Hatta beynin mantık ÅŸartellerini kapatıp öyle izlenmesi gereken (fakat yine de ayakları az biraz yere basan) tatlı/eÄŸlenceli romcom bile bulamaz olmuÅŸtum. Bu diziye de beni Junho ikna etti ne yalan söyleyeyim. Netflix de afiÅŸe Junho’yu koyarak iyi bir tercih yapmış. Fakat diziyi bana sevdiren bilakis kötü bir performans beklerken beni ÅŸaşırtan Lim Yoona oldu.
Dizinin en sevmediÄŸim yanı özellikle de chebol Junho’nun karakterinin inanılmaz derece içi boÅŸ yazılmasıydı. Karakterleri tanıtmaya ayrılmış ilk bölümlerde bu çok gözüme batıyor ve sinir ediyordu. Hayatta hiçbir motivasyonu ve misyonu olmayan, onu tanımlayan bir karakter özelliÄŸinden dahi mahrum biri olarak karşımıza çıkmıştı Junho. Tek bildiÄŸimiz chebol olduÄŸu, annesiyle ilgili bir gizemin olduÄŸu ve onun bu konuda hassas olduÄŸuydu. Bir ara BirleÅŸik Krallık’a gidip master yaptığını da gördük ama nasıl bir hayatı vardı, neden master yaptı, hayatıyla ne yapmak istiyor, nasıl biri; entelektüel mi, çapkın mı, mirasyedi mi, neden bu kadar yalnız, sonra hayatta hangi deÄŸerleri temel almış, yoksa temelsiz ve motivasyonsuzluktan depresyonda mı, hiçbiri yok bu karakterde. Dümmmmdüz. BommmboÅŸ. Sonra sonra dizi devamlı kendisine hizmet edilmiÅŸ, hiç baÅŸkalarını düşünmesi gerekmemiÅŸ Junho’nun, maaÅŸlı çalışanların dünyasını keÅŸfetmesi, baÅŸkalarını düşünmeyi öğrenmesi ve bunlar eÅŸliÄŸinde bir yöneticilik anlayışı geliÅŸtirmesine evriliyor ki bu gerçekten çok hoÅŸuma gitti. Çünkü yalnızca aşık olduÄŸu kadının haklarını savunan, ona diÄŸer çalışanlardan daha fazla imtiyaz verip salt onun refahını umursayıp tüm kaynaklarını buna akıtan bir chebol olarak kalmıyor Junho (ki çoÄŸu chebollü romcomda dizinin romantiklik anlayışını tam olarak bunlar oluÅŸturur). Kendini geliÅŸtiriyor, kendisinin aslında nasıl imtiyazlı olduÄŸunu fark ediyor ve konumundan ve parasından gelen bu gücü hakkaniyetle kullanma gerekliliÄŸinin idrakine varıyor, tüm çalışanlarının haklarına riayet edecek bir yönetimin peÅŸine düşüyor. Tabii burada yine akıldışı mantıksız giriÅŸimleri oluyor, holdinginin bünyesindeki sadece üç çalışanın hikayesini dinleyerek onları en iyi çalışan seçip tatil hediye etmesi gibi. Fakat iÅŸte mantık ÅŸartellerimiz çoktaan kapalı olduÄŸu için bunlara da göz yumuyor, üzerlerinde durmuyoruz. Diziye getirebileceÄŸim bir diÄŸer eleÅŸtiri bu mantıksızlık sınırını bazen çok zorlamasıydı. Yoona daÄŸda düşüp kaybolduÄŸunda Junho’nun helikopterle onu kurtarmaya gelmesi, çapkın Arap prensinin otele gelip Yoona’ya aşık olması (bakın asılması da demiyorum, aşık olması) gibi… Bu tarz senaryolar diziyi hayata dair bir ÅŸey olmaktan çıkarıp adeta bir peri masalına çeviriyor. Ayrıca, devamlı kurtarılmaya muhtaç kadınlar ve onları kurtaran fedakar mükemmel erkekler görmek de fena halde canımı sıkmaya baÅŸladı artık. Kadınlar güçlüdür, assla zor duruma düşmezler düşerlerse de kendi baÅŸlarına kalkarlar demiyorum; diyorum ki hayat müşterektir. Kimi zaman kadın zor duruma düşer, erkek elinden geldiÄŸince yardımcı olur (fakat kurtarma deÄŸil bakın, bir sığınak/dayanak olur ne bileyim birlikte çözüm arar güç olur nefes olur), kimi zaman erkek zor duruma düşer bu sefer kadın yardıma, sarıp sarmalamaya koÅŸar. Bu kurtaran/kurtarılan dengesi kadını pasifize ettiÄŸi gibi erkeÄŸe de haddinden fazla bir sorumluluk ve beklenti yüklüyor aslında. Böyle büyük jestler, kocaman özverilerdense küçük rahatlatmalar, tam zamanında gelmiÅŸ destekler beni daha çok etkiliyor ve daha romantik geliyor doÄŸrusu. Geçenlerde iÅŸyerinde yaptığım bir sakarlık “bi’ÅŸey olmaz bi’ÅŸey olmaz ben hallederim” ÅŸeklinde karşılanınca düşündüm böyle küçük ve doÄŸal bir jestin ne kadar romantik olabileceÄŸini. Åžaşırtıcı ÅŸekilde bu tarz bir iliÅŸkiye de yer veriyor dizi; Yoona’nın hostes arkadaşı ve onun astı çiftini ana çiftimizden daha çok sevmem de iÅŸte bu yüzden. Hem iliÅŸkinin gayet yavaÅŸ ve hayatın akışına uyumlu olarak ilerlediÄŸini görüyoruz, hem de sevdiÄŸine hayran olarak, takdir ederek, destek olarak, teselli vererek, incelikli davranışlar ve sıcak bakışlarla nasıl da romantik ve samimi olunabildiÄŸini. Bu anlamda bence izleyenlerin de kendi hayatlarından daha çok ÅŸey bulabilecekleri bir iliÅŸki hosteslerin iliÅŸkisi. Hayata dair olma anlamında arkadaÅŸ grubunun üçüncüsünün hikayesi de epey baÅŸarılı bence. EvlenmiÅŸ ve çocuklu olması hasebiyle toplumsal baÅŸarı basamaklarında daha yukarılarda olmasına raÄŸmen ihmalkâr eÅŸ, kariyer ve çocuÄŸu eÅŸ zamanlı yürütmenin zorlukları, ihmalkâr eÅŸ yüzünden neredeyse tek başına ebeveynlik yapmak gibi çok relatable ve talihsiz durumların içinde.
Asıl çiftin iliÅŸkisinin baÅŸlangıcı ve geliÅŸimi her ne kadar ütopik ve masalsı olsa da yaÅŸanışı çok tatlı ve gerçekçi geliyor bana. Dizinin cazibesini de bu oluÅŸturuyor bence. Bir kere, birliktelerken konunun konuyu açtığına, ÅŸakalaÅŸmaların, küçük tatlı flörtlerin doÄŸal ÅŸekilde birbirini izlediÄŸine ikna ediyor izleyiciyi. SevdiÄŸini gördüğünde yüzünde oluÅŸan o istemsiz gülümsemeyi, onu göreceÄŸi için heyecanla iÅŸyerine gitmeyi, sevgiye dair heyecanları kalp çırpıntılarını sevinçleri çok güzel geçiriyor. Özellikle Lim Yoona’nın doÄŸallığı, Junho’ya yaptığı muziplikler, tatlılıklar, tatlı utangaç gülümsemeleri beni bitiriyor. Sevgisini gösteren de yalnızca çiftin erkeÄŸi deÄŸil bu arada, erkek daha çok seviyor gibi gözükse de Lim Yoona da sevgi jestlerini ihmal etmiyor (çoÄŸu romcomu hatırlayın; ilk sarılan erkek, öpen erkek, çıkma teklifi eden erkek, romantiklikler yapan erkek. Kadın hep alıcı konumunda). Gerçekten o kadar gerçekçi hissettiriyor ki, Yoona’nın karakterine de oyunculuÄŸuna da bayıldım. Tek eleÅŸtirim herhalde dizide onu hangi stilist giydiriyorsa ona olabilir. Çiftin arasındaki iliÅŸkide bir diÄŸer sevdiÄŸim ÅŸey de yanlış anlaşılmalar sarmalında yuvarlanmıyor oluÅŸları oldu. Dizinin son bölümlerine geldiÄŸimizde anlamsız ayrılıp barışmalar olur mu bilemem, fakat ÅŸu zamana (10.bölüm) kadar aralarındaki ufak tefek küskünlükleri konuÅŸarak ve olgunlukla çözdüler. Yani ne ufak tefek küskünlerin, alınganlıkların dahi olmadığı yapay bir mükemmelliÄŸi var iliÅŸkilerinin ne de ikili empati yapamayacak, özür dileyemeyecek kadar olgunluktan yoksun. Bu saÄŸlıklı denge tam bal kıvamı veriyor iliÅŸkilerine. Velhasıl, ben diziyi gerçekten sevdim. Kore dizilerine ara vermiÅŸtim, tek tük sevebileceÄŸim tarzda ÅŸeyler bulabiliyordum. King The Land benim gibilere taze kan olarak dolaşıma girmiÅŸ bulunmakta.











































































